ARANIZDA SELAMI YAYINIZ
Posted in islam on Jun 07, 2009 at 9:10 PM
“Aranızda Selâmı Yayınız.”
(Müslim)
Müslümanların aralarında selâmlaşmaları ilâhi bir emirdir.
Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:
“Bir selâm ile selâmlandığınız vakit, siz ondan daha güzeli ile karşılık verin veya aynıyle mukabele edin. Şüphesiz ki ALLAH her şeyi hesap edendir.” (Nisâ: 86)
Abdullah ibn-i Ömer -radiyallahu anh- anlatıyor:
“Resulullah’a İslâm’ın hangi ameli daha hayırlı?” diye sorulmuştu.
“Yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığın herkese selâm vermen.” diye cevap verdi.” (Ebu Dâvud)
Yüce Rabb’imiz ve Peygamber Efendimiz bize tanıdığımız ve tanımadığımız bütün müslümanlara selâm vermemizi öğütlemektedir. Çünkü selâmlaşma; insanların birbirlerini sevmelerinin ilk adımıdır.
Selâmlaşma bir dostluk ve hayırseverlik âlametidir. Müslümanlar arasında tanışma ve kaynaşma sebebidir. Âile, akraba, komşu, arkadaş arasında oluşan dargınlıkları ve kini giderir. “Selâm” sözünden gönüllere sevgi sızar ve gönüller yumuşar.
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Ben size yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi?
Aranızda selâmı yayınız.” buyurmuşlardır. (Müslim)
“Selâmun aleyküm” veya “Es-selâmu aleyküm” diye selâm veren kimse, selâm verdiği zât’a: “Ben müslümanım, benden sana zarar gelmez. Barış, huzur ve esenliğin sizin üzerinizde olmasını yüce ALLAH’tan niyaz ederim.” demiş olur. Bu şekilde ki selâm şekli bir müslümana yapılmış duâdır. Selâm vermek sünnet, almak farz olmasına rağmen, bir farzın işlenmesine sebep olunduğu için selâm vermek almaktan daha hayırlıdır. Bir de; kişi selâm beklemeden selâm verdiğinden tevazu kazanmakta ve böylece mütevazi olmanın ALLAH katındaki mükâfatını kazanmaktadır.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyen ve bozgunculuğu istemeyenlere veririz. Âkıbet muttakilerindir.” (Kasas: 83)
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmaktadırlar:
“İnsanların ALLAH yanında en makbul olanları selâmı önce verenlerdir.” (Ebu Dâvud)
Daha güzel bir şekilde selâmı alabilmek için; “Es selâmu aleyküm” diyene “Ve aleykümüsselâm ve rahmetullah” demek, “Es selâmu aleyküm ve rahmetullah” diyene ise “Ve aleykümüsselâm ve rahmetullah ve berakâtühü” diye mukabelede bulunmalıdır.
Peygamber -sallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz:
“Es selâmu aleyküm şeklinde selâm verene on sevap, Esselâmu aleyküm ve rahmetullah şekilde selâm verene yirmi sevap, Esselamu aleyküm ve rahmetullah ve berekâtühü şeklinde selâm verene otuz sevap verilir.” buyurdular. (Tirmizî)
Selâm vermenin birçok edep ve teferruatı vardır.
Selâmlaşma âdâbına göre; az çoğa, küçük büyüğe, yaya olan oturana, binitli olan yaya olana, geçip gitmekte olan oturana, arkadan gelenler önde gidenlere selâm verir.
Yemek yiyen, Kur'an okuyan, abdest alan, namaz kılan, hutbe dinleyen kimseye selâm verilmemelidir.
Ezan okunurken selâm verilmez.
Kumar masası başında oyun oynayanlara, içki içenlere de selâm verilmez.
Parmakla, el ile işaret ederek, eğilerek selâm verilmez. Böyle bir selâm şekli kâfirlerin adetidir.
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz:
“Bizden başkasına benzemek isteyenler bizden değildir. Yahudi ve hıristiyanlara benzemeyiniz.”
“Yahudiler selâmı parmakla, hıristiyanlar selâmı avuçla, mecusiler (ateşe ve ineğe tapanlar) ise eğilerek selâm verirler. Siz böyle selâm vermeyiniz.” buyurdular. (Tirmizî - Buhârî)
Selâm yasağı daha çok bir özürü olmayanlaradır.
Dilsiz ve sağıra işaretle selâm verilebilir.
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular ki:
“Hıristiyan ve yahudilerle karşılaşınca önce siz selâm vermeyin. Onlar size versinler, siz mukabele edin.”
“Ehl-i kitap size selâm verince onlara: ‘ve aleyküm’ diye cevap verin.” (Buhârî - Müslim)
Çünkü onlar bizim hakkımızda hayır düşünmezler. Tarih boyunca müslümanlara hep düşmanca hislerle hareket etmişlerdir.
Yüce ALLAH yahudi ve hıristiyanların kıyamete kadar müslümanlara düşmanlıktan vazgeçmeyeceklerini bildirmektedir:
“Sen onların dinlerine uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar aslâ senden hoşnut olmazlar.” (Bakara: 120)
İki müslüman birbirlerine aynı anda selâm verirlerse her ikisinin de birbirine cevap vermesi farz olunur. Selâm göndermek de sünnettir. Selâmı götürmeyi kabul eden kimsenin bu selâmı iletmesi farzdır. Unutmamaya dikkat etmelidir, çünkü üzerine emanettir. Mektupla gelen selâmı okuyunca hemen karşılık vermelidir.
Yüce Rabb’imiz yabancı evlere girerken selâm vermeyi emreder.
Âyet-i kerime’de:
“Ey iman edenler! Kendi ev ve odalarınızdan başka evlere, sahipleri ile alışkanlık temin edip, izin almadan ve selâm vermeden girmeyin.” buyuruluyor. (Nûr: 27)
Kendi evimize girerken de selâm vermeyi emreder ve Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“Evlere girdiğiniz zaman, ALLAH tarafından mübarek ve pek güzel bir yaşama dileği olarak kendinize selâm verin.” (Nûr: 61)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz buyurdular ki:
“Biriniz bir meclise gelince selâm versin, kalkmak isteyince de selâm versin.” (Tirmizî)
Çocuklarımıza da selâm vermeli, verilen selâma mukabele etmesini öğretmeli ve onları İslâm edep ve ahlâkına göre alıştırmalıyız.
Ebu Dâvud -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre:
“Resulullah Aleyhisselâm oynayan çocuklara rastlamıştı onlara selâm verdi denilmiştir.”
Selâm hususunda ilâhî bir emir de Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine salât-ü selâm getirmektir.
Bize Kur’an’ı tebliğ eden, dünya ve ahirette de mutlu olmanın yollarını gösteren yüce Peygamberimiz’e salât-ü selâm, ona hürmet ve teşekkürdür.
Âyet-i kerime’de:
“Şüphesiz ki ALLAH ve melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât ve selâm getirin ve gönülden teslim olun.” (Ahzâb: 56)
Müsafaha da bir selâmlaşma şeklidir.
Şöyle ki: İki müslüman bir araya gelince birbirlerinin elini tutarlar, salât-ü selâm getirerek birbirlerinin hatırını sorarlar.
Bu da sevgi ve dostluk nişanıdır.
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Birbirine rastgelen iki müslüman musafahada bulundumu, onlar daha birbirinden ayrılmadan bağışlanırlar.” buyuruyorlar. (Ebu Dâvud)
Kabristana varınca da selâm verilmelidir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz kabristana girince şöyle buyururlardı:
“Ey müminler yurdunun sakinleri, ALLAH’ın selâmı üzerinize olsun. İnşALLAH biz de sizlere katılacağız.” (Ebu Dâvud)
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den şöyle rivayet edilmektedir:
“ALLAH’ın Resul’üne ricada bulundum:
– Yâ Resulellah! Yaptığım zaman cennete gireceğim işleri bana bildirir misiniz dedim, şu öğütleri verdi:
– “Selâmı yay, misafirlere, dostlara, özellikle fakirlere yemek yedir. Akraba fertleriyle itibarını sürdür. Bir de insanlar uykudayken namaz kıl. Bunları yap ki; sonra da esenlikle cennete giresin.” (İbn-i Kesir)
Rabb’imiz dilimizden ve kalbimizden selâmı eksik etmesin, bizleri râzı olduğu hâl ve hareketlerde bulundurup, ayırmasın.
“Selâm olsun hidayete tâbi olanlara.” (Tâhâ: 47)
“Selâm olsun O’nun beğenip seçtiği kullarına.” (Neml: 59)
BU GİDİŞ NEREYE
Posted in islam on Mar 22, 2009 at 7:46 PM
Bir önceki yazımın konusu, İmam Hatipliler Bara gider mi idi. Tüm insanların Âdem’in (a.s.) nesli olduğunu düşünürsek insanların nerelere gittiğini ve daha nerelere gidebileceğini tahmin etmek güç olmasa gerek. Malumdur ki, Âdem (a.s.) Cennetten çıkartılıp dünyaya gönderildiğinde Rabbine isyan etmemiş ve kovulduğu kapıya sırtını dönmemiştir. Hatasını anlayıp duaya yönelmiş ve af dilemiştir. Âdem (a.s.)ı şaşırtan ve cennetten çıkarılmasına sebep olan şeytan ise Rabbi’ne asi olup isyan etmiş ve dua kapısını kapatarak Rabbinden insanları kıyamete kadar şaşırtıp yoldan çıkartmak için müsaade almıştır. Burada bir ayrıntıya dikkat çekmek isterim Şeytan Ben seni tanımam demiyor, Rabbim bana kıyamete kadar müsaade et diyerek kibirleniyor. Kendini Rabbi karşısında yüceltmek istiyor. Rabbine karşı kural koyuyor. İlahi kanunları tanımayıp kendi kurallarını ön plana çıkartan, Rabbiyle pazarlık yapan insanlarda bir nevi şeytanlaşarak mürşitleri olan şeytan yolundan giderek asi oluyorlar.
Bir önceki yazımda insanların imtihanda olduğunu ve şaşırabileceklerini, fakat hatalarını anlamak ve iman yoluna dönmek için kendilerine mühlet verildiğinden bahsetmiştik.
Evet, insanlar imtihandadır. Bir kısmı şeytani yolda ısrar ederek dua kapısını, tevbe kapısını kapatanlar, diğer kısmı da hatalarına tevbe edip dua kapısından girenlerdir.
Nereye doğru gittiğimize bakmalıyız. Evet, iki yol var. Bir hak diğeri ise batıldır.
Rabbimiz, Âdem (a.s)’ın duasını kabul ederek O’nu hem kendisi ile beraber yarattığı eşi, Havva validemize kavuşturuyor, hem de evlatlarına Peygamber tayin ediyor, dolayısı ile Hak ve batıl olan yolları gösteriyor. Bu yol öyle çetin bir yol ki mücadele daha ilk evlatlardan başlıyor.
Tebliğ de ilk evlatlardan başlıyor. Onları bu günün dünya nüfusuna kıyaslarsak, küçücük bir aile olarak uzun yıllar bir arada yaşadıklarını ama imtihanlarının ne kadar çetin olduğunu daha iyi anlarız. Bir kısmının hem babaları hem peygamberleri olan Âdem (a.s.)’ın yolundan gittikleri, bazılarının ise sapıtarak cahiller ve zalimler güruhuna dönüştüğünü insanlık tarihi boyunca gönderilen 124.000 peygamber ve milyonlarca âlim zatlar haber vermişler ve kendi zamanlarının halklarına ilahi emirleri tebliğ etmeğe devam etmişlerdir.
Oysa bu günün hayat standartları ile insanların biri birlerine kilometrelerce uzaklaştığını, kalabalık toplumlarda bile yapayalnız kalakaldıklarını anlamak sanırım zor olmasa gerektir. Âdem ve Havva’nın sadece iki kişi iken, yani sadece iki ayrı karakter iken bu gün 7 milyara yaklaşan devasa bir kalabalık kadar farklı karakterlere ulaştığını, her birinin ayrı ayrı Âdemler ve Havvalar olduğunu anlamak zor olmasa gerektir.
Bizler hepimiz Peygamber çocuklarıyız ama bakıyoruz dünyaya işte bu kadar ayrı insanlarız.
İmam hatipliler bara gider mi, gitmez mi diye sorularla zaten bölünmüş, hiziplere ayrılmış toplumumuzu daha derin kamplara bölmek sanırım sadece sayısal değerlerin tasnifine yarar, başka bir faydası olmaz. Kimin hangi istikamete gideceği, hayatını nasıl devam ettireceği sonuçta iki yoldan hangisini seçeceği alacağı eğitimle bir nebze belli olsa da asıl istikamet tahkiki imanı kazanıp kazanamadığı ile ilgilidir. Yoksa zulme boğulmuş dünyamızın, zalimler ve mazlumlar ile dolup taşmasını nasıl izah edeceğiz.
Dünyanın dört bir yanından İslam’a koşanlar ile İmam hatiplere gidip İslam’dan uzaklaşanları nasıl anlayacağız. İnsanlık nereye doğru gidiyor. Ferd olarak insanlar nereye gidiyor. İmanın çelik kaleleri dururken zulmün karanlıkları insanların kalplerini nasıl işgal ediyor.
Âdem (a.s.) cennetten çıkarıldığı halde Rabbine dönüp “Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik [Nokta] Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz [Nokta] ” (A’raf – 23) diye niyazkarane dua etmese idi nasıl affedilecekti.
Şimdi tekrar düşünmeliyiz. Âdem (a.s.) babamız gibi Rabbimize sığınıp iman yolundan mı gideceğiz, yoksa şeytan gibi önce asi olup sonrada madem beni lanetledin o halde kıyamete kadar zulme devam mı diyeceğiz.
Ne tarafa gideceğiz.
Evet, yol ikidir. Biri İman ve selamet yolu, diğeri isyan ve cehennem yoludur.
Herkes kendi yolunu seçecektir.
Rabbim doğru tercih yapmayı nasip etsin.
Ahmet TÜRKAN
suc ve ceza
Posted in islam on Nov 18, 2008 at 2:05 PM
Başlığı okuyunca muhtemelen Dostoyevski'nin ünlü romanından alınmış pasajlardan veya içerikten bahsedeceğimi düşünmüş olabilirsiniz.
Aslında isim benzerliği. İlim adamlarımız bakın suçu nasıl tanımlıyor.
"Suç denilen olaya, yani belirli hareketlerin yasak fiillerden sayılmaları ile, bunları işleyenlerin çeşitli tepkilere konu olmalarına, devlet müessesesi şeklinde gelişmiş insan toplumlarının meydana çıkışından çok önce bile rastlanmıştır. Tarihte hiçbir toplum yoktur ki, orada belirli fiiller yasaklanmamış ve bunun karşılığı olarak ceza müeyyidesi var bulunmamış olsun. Suçlar toplumların sosyal, ekonomik ve manevi şartlarına göre şekillenmiştir.
Toplumbilim (sosyoloji) kişinin, iştirakçisi olduğu toplumun bilinçli bir üyesi olabilmesi, toplumsal kültürün gereklerine göre hareket edebilen bir kişilik kazanabilmesi için, sosyalleşmenin gerekli olduğunu belirtmektedir. Sosyalleşmenin gereğine uygun olarak gerçekleşmesi zorunludur. Sosyalleşmede ise başta gelen araç cezalandırma ve ödüllendirmedir."(1)
Suç ve cezanın tanımı böyle olmasına rağmen, ülkemizde özellikle son yıllarda ceza tanımlarında bir gariplikler var.
Yaklaşık son bir haftadır kamuoyunun kafasını kurcalayan, kamu vicdanını yaralayan Hüseyin ÜZMEZ olayı var. Olayın faili olarak bir süre gözaltında tutulan kişi, mağdurenin ruhsal durumunun bozulmamış olması yönünde verilen rapora istinaden salıverildi ve ceza almadı. Üstüne üstlük bir takım TV kanallarında verdiği röportajlar, beyanlar, tartışma programları vesaire ile gerek bilerek gerekse bilmeyerek bu işin reklamını yaptı.
Bu tavır hiç kimse tarafından hoş görülmez iken bazı yayın organlarının Hüseyin Üzmez'in İslami söylemlerini baz alarak İslamın özüne saldırmak maksatlı beyanatlar da bulunmaları hoş olmamakta ve mensuplarını üzmektedir. İslam dinide evlilik akdine dayanmayan, yani ne İslami nede hukuki evlilik akdine dayanmayan her türlü ilişkinin, zina olarak tanımlandığı, haram olduğu ve cezai müeyyide gerektirdiği ("Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur". İsra Suresi : 32) bilinirken, failin İslami söylemlerine dayanarak bu durumun Müslümanların ortak karakteri gibi lanse edilmesi hiç yakışık almayan bir durumdur.
Kişi ceza almadı ama toplum vicdanı zedelendi. Aslında toplum bu durumun cezalandırılmasını istiyor, ama yukarıdaki tanımdan anımsayacak olursak, bir durumun suç olarak tanımlanabilmesi için hukuki tanımının olması gerekir. Yani hukuk dili ile karine olmadan ceza olamaz.
devamı...
http://www.habername.com/author_article_detail.php?id=1357
DUA
Posted in islam on Sep 16, 2008 at 10:09 AM
Current Mood: happy
Ey Merhametlilerin en Merhametlisi! Ey Tövbeleri kabul eden ve Dualara icabet eden Rabbimiz! Sana yöneldik. Efendimizi şefaatçi yapıyor, ellerimizi O'nun mübarek ellerinin altında tutuyor ve istediklerimizi böylece istiyoruz.
Ey Rabbimiz! Ettiklerimize binlerce tevbeler olsun. Günahımız çoktur ama, Senin rahmetinde her şeyi aşkındır, her şeyi kuşatmıştır. Rahmetin gazabını geçmiştir. Bize rahmetinle muamele eyle.
Ey Rabbimiz! Bazı yüzlerin ağarıp, bazı yüzlerin kararacağı günde; bizi yüzleri ak, gönülleri pak olan, sevgili resulünün bayrağı altında toplanan mesut insanlar zümresine kat. O'nun yanında cennete girmeyi, mübarek Cemalini görmeyi, Senin dostlarınla komşu olmayı ve en büyük makam olan rızana ulaşmayı nasip eyle .
Ey Rabbimiz! Mülkün sahibi sensin. Dilediğine mülkü verir, dilediğinden alırsın. Dilediğini aziz, dilediğini zelil edersin. Bütün hayırlar, iyilikler senin elindedir. Sen her şeye Kadirsin, Sen Lütfedensin bize dünyada ve ahirette iyilikler ver.
Başörtüsüne neden karşılar
Posted in islam on Feb 11, 2008 at 6:07 PM
Müzik evrenseldir. Herkes dillerini bilmese de farklı müzikleri dinleyebilir. Çünkü müzikte bir ahenk vardır. Kulağınıza hoş geliyorsa dinlersiniz. Hoş gelmiyorsa kimse size zorla dinletemez. Zaten duymazsınız. Size hoş gelen müzkleri sesi kısıkta olsa dinler ve duygularınızı ortak edersiniz. Bazen sözlerini hiç anlamadığınız bir müzikle dans edebilirsiniz. Dilini anlamazsınız ama ruhunuz onda bir hoşnutluk bulur. İslamı anlamak ta böyledir. Ruhunuz da bir derinlik, manevi duygularınızda bir genişlik varsa kabul edersiniz veya kabul etmezsiniz. Kabul edenler duydukları hazzı sevdiklerine söylerler. İsteyen alır, istemeyen almaz. Din böyledir. Kimin nasibi ve hissesi varsa alır. Yoksa almaz. Alanları kıskanıp sindirmye çalışmaz. Bu bir inanç meselesidir. Ama tarihte MAALESEF böyle gelişmedi. İnanmak istemeyenler daima inananlar üzerinde baskı kurdular. Kendilerine ait olmayan bir şeyi başkasına da yar etmek istemediler. İslamın ilk yıllarındaki baskı ve zulmü hatırlayın. Hicrete kada uzanan zulüm basamakları ardından toptan imha etmek isteği ile yapılan savaşlar. Bu gününü modern toplumlarında açık din savaşları yaşanmıyor gibi görünsede aslında geri planda din savaşları vardır. İnananlar ile inanmayanlar arasındaki savaş kıyamete kadar devam edecektir. Bu Kur'an ayeti ile sabittir. Bunu bizleri yaratan biliyor ve haber veriyor. Müslümanlara düşen güzelce sabretmek ve belalara gerekirse münasip şekilde cevap vermektir. Bu savaşı inananlar başlatmıyor. Bu savaşı inanmayanlar başlatıp sürdürüyorlar. Hz. Musa'yı Mısırdan çıkaranlar, Hz. İsa^'yı çarmıha gerenler, Hz. Muhammed'i hicret etmek zorunda bırakanlar işte bu inançsızlar güruhudur. Bu gün güzelim memleketimizde bir başörtüsü sorunu yaşanıyor. İnanın bunu inananlar tetiklemiyor. Mahalle baskısı sloganını inananlar uydurmadı.10.02.2008 tarihinde Mehmet Ali Birand'ın 32. gününde başı kapalıları istemiyoruz diye bağıranlar, Üniversitelere girerlerse derslere girmeyeceğiz diye bağıran Öğretim görevlileri, Biz istemedikçe kanunlar değişmez diye haykıran Türkan SAYLAN ve taraftarları. Ne demek istiyorsunuz. Mahalle baskısını yapanlar kimler acaba. Bu zulüm ve baskının sebebi nedir. Demokrasi sadece sizin içinmi var. %80 - %20 ye boğun eğmek zorundamı. Bu rakamları da siz icat ettiniz. İnsanlarımızı siz gruplara ayırp matematiksel oaranlamalara tabi tuttunuz. Peki müslümalarda (başı açık olanların içindede pekçok inanan var ama sizin istatiklerinizde inançsız görünüyor ve kendinize benzetiyorsunuz) sizin gibi kaba saba davranmaya kalkarlar ise aynı tavrı göstermeye kalkarlar ise o zaman ne yaparsınız. Şöyle düşünün Müslümanlar bunca eziyetinize rağmen hala ses çıkartmıyorsa bu sizden korktukları için değil Alemleri yaratan Allah'tan korktukları içindir. Çünkü İslamda başkasına eziyet yoktur. Bunu siz anlamazsınız. Keşke anlasanız. O zaman hiç problem kalmayacak. İsteyen istediği gibi yaşayacak. Bu dünya imtihan yeridir. Ceza ve mükafat burada değildir. Herkes yaptığının karşılığını imtihan bitince görecek. Onun için herkes serbesttir. Müslümanlar bunu biliyor ve başkalarının yaşantısına karışmıyor. Sadece gerektiğinde tavsiye ediyorlar. Ama siz buna mahalle baskısı diyorsunuz. Siz bunları bilmediğiniz için saldırıyorsunuz. Yazık sadece yazık. Hem size hem ülkeye yazık. Anayasada tüm maddeler gayet açık. Ama siz istediğiniz gibi yorumluyorsunuz. Üstelik pervasızca sesiniz çok çıktığı için galipmiş gibi görünüyorsunuz. Esas galip olan Allah'tır. Çünkü O her şeyin gerçek sahibidir. Hiç olmazsa Meclis İradesine saygınız olsun.
Ahmet TÜRKAN