login
CafeTelve
blog post Tende Ter Damlaları
Posted in siirimsiler on Jul 17, 2008 at 1:05 AM


click to comment



Dudaklar susuz,
bembeyaz, tuz.
Tende ter damlaları
ve bir öykü ki, buz..

Sevmeyeceksiniz.

Gözlerinizin önünde
özlemini duyduğunuz deniz,
iskelede martılar, kar-beyaz;

sahildesiniz.

Belki düş, belki gerçek
bir siz, bir sevdiğiniz;
zaman donup bekleyecek

o an, yalnız ikiniz.

Nasıl da laciverttir deniz,
sanki Ege, sanki Akdeniz
öyle sıcak, öyle davetkâr;

bilirsiniz.

Dalga dalga saçlar
omuzlara dökülen,
yosundan almış yeşilini gözler
bakar, en derinlerden.

Kapılıp koyvermeyiniz.

Akar avuçlarınızdan
ıslak kum zerrecikleri
kayıverir ayaklarınızın altından deniz,
kabarır dalgalar aniden;

farkedemezsiniz.

Bir kaşık suda değil belki
bir yudum mutlulukta,
benim gibi…

boğulur,

gidersiniz.



M.Müfit Uzman / CafeTelve
22122006




Hımmm! Bu şiirimsime acaba şunu mu ekleseydim müzik olarak?



Yoksa bunu mu? Kararsızlık çok kötü fena! Hepsini koyayım bari :(






blog post Bin Güneşin Kamburuna / Tevfik Akdağ
Posted in siirimsiler on Jul 13, 2008 at 12:13 AM


Ege'desin amet
neden bu şikayet
toprak olmuş olmamış ne çıkar
hava senin yağmur senin yel senin
bin güneşin kamburuna
hes deee

deli misin amet
neden bu şikayet
senin zeytin ve soğanla
yetinmen gerek
hele tanrı da olursa yanında
bin güneşin kamburuna
hes deee

hiç haklı değilsin amet
yerlerin ve göklerin
değişmez ve ulu
yargısı bu
karışma sen bilmediğin işlere
bin güneşin kamburuna
hes deee

-ne dedin ne dedin-
yani baya yaşamak istiyorsun
adam gibi öyle mi
çok şakacısın ulen amet
deli amet veli amet ne münasebet
sen bin güneşin kamburuna
hes deee

"Bin Güneşin Kamburuna" / Tevfik Akdağ




blog post Unutulmuş...
Posted in siirimsiler on Jun 12, 2008 at 10:25 PM
Current mood: lonely



Amanin!.. Nasıl bir şarkıdır bu yahu?.. Fazla dinlemeye gelmez inan olsun; gidiverir insan bir yerlere.. Gidebilse sorun yok da, ya gidemiyorsa? Yok, ı-ıh, cıks!.. Fena bir şarkı bu! Götürdü beni geçmişe...


Gidebilsem...


click to comment



Bir "gitmek" tutturmuşum.

Gidemeyeceğimi bile bile gitmek istediğim,
uzak yerler var bilmediğim.

Oralarda biri varmış, beklemeyen beni.
Hem sürpriz de olurmuş,
öyle kurmuşum.

Gidebilsem iyi,
gitmesem de farketmez.

Ne zaman tanışmışız,
paylaşmış mıyız bir şeyi?

Eksik ya da yanlışmış;
çok eskimiş..

unutulmuşum.


M.M.U. / CafeTelve
030207



blog post Zemberek
Posted in siirimsiler on May 03, 2008 at 3:07 PM
click to comment
© Duygu Uzman - 2007 / "invitation to the blues" / reprodüksiyon, toz pastel 70x100 cm






Z E M B E R E K




Uyandın mı bayım?

Yapacaklarını anlatayım:

Başını, düştüğü masadan yavaşça kaldır.
Parmaklarını sok saçlarının arasına, şöyle bir karıştır.
Yine kimbilir ne düşlere dalmışsın?

Elinin tersi ile sil dudaklarını,
açmaya çalış gözlerini...

dikkat! ..

bir kadehi daha avucunda kırmışsın.
Doğrult bakalım yorgun bedenini
sırtını da ağrıtmışsın.

Terliklerinden birini bırak,
kalsın burada,
biraz yalpalasan da gitmelisin mutfağa
hiç değilse,
cezve
bıraktığın yerde durmakta.

Bir fincan su, yarım kesme şeker, iki kaşık umut...
Koy ateşin üstüne, karıştır.
Sakın ola, koklama... yanıltır.

İlk taşımı fincana dök, sabret, biraz daha ateşte tut
...özlemlerin kaynamaktadır.

Şimdi boşalt hepsini fincana...
Değdirme dudaklarına, yanarsın;
sıcak
ve
yumuşak
dudaklar
hatırlarsın..

Bu kadar yeter sana, suyun altına dök, yıka,
parmaklarınla iyice ovala...
Fal bakacak telve kalmasın.

Eprimiş maskeni çıkart dolabından.
Silkele ve çekiştir elinde kalmadan,
sabaha hazır olmalısın.

Her gece aynı saatlerde
bana sormaktan usanmıyorsun;
"sen, kimsin?"
"beni nereden tanıyorsun?"

Yıkıl karşımdan, yalancı!
Sana bir kaç saat izin
devir şimdi gövdeni,
bu kaçıncı?

Adım "y a l n ı z l ı k",
ben senim, sen bensin
kıramadıkça zincirlerini
boşalmadıkça zembereğin;
ben seninim,
sen, benim...

..istemesek de dost kalacağız ölene değin.


M.Müfit Uzman / CafeTelve / 110706






blog post hey, çırak!
Posted in siirimsiler on Apr 30, 2008 at 11:08 PM
click to comment



"İşçi ve emekçinin bayramı olarak kutlanan "1 Mayıs"ın kökeni, 19 yüzyılın sonlarında, Amerika ve Kanada'da sendikalar tarafından örgütlenmiş 350 bine yakın işçinin, günde 12 saat, haftada 6 gün olan çalışma takvimine karşı, günlük 8 saatlik çalışma talebiyle genel greve gitmelerine dayanır. Ancak işçilerin bu haklı eylemleri birtakım provakasyonlarla çatışmalara dönüştürülmüş ve ardından kurulan düzmece mahkemeyle dört işçi lideri asılmıştır.

1889'da toplanan İkinci Enternasyonal'de bir Fransız işçi temsilcisinin önerisiyle 1 Mayıs gününün tüm dünyada "birlik, mücadele ve dayanışma günü" olarak kutlanmasına karar verilir ve ikinci gösteri böylece 1890 yılında gerçekleşir."
...

"1 Mayıs Türkiye'de, ilk defa 1912 yılında İstanbul'da kutlanır. 1923'te yasal olarak "Amele Bayramı" ilan edilir ancak 1924'te hükümet kitlesel 1 Mayıs kutlamalarını yasaklar. 1925`te çıkan Takrir-i Sükun Yasası, İşçi Bayramını kutlamayı tamamen yasaklar ve uzun yıllar bu yasak geçerliliğini korur.

1935 yılında 1 Mayıs`a "Bahar ve Çiçek Bayramı" adı verilir ve ücretsiz tatil günü ilan edilir.

1976 yılında uzun yıllar sonra ilk defa geniş katılımlı 1 Mayıs kutlaması Taksim`de DİSK`in organizasyonu altında gerçekleşir. 1977 yılında İstanbul Taksim Meydanı'nda en geniş katılımlı 1 Mayıs toplantısı düzenlenir. Ancak, bilinmeyen silahlı güçler, göstericilerin üzerine ateş açar ve göstericilerden 34'ü, yaralanarak ve üstlerine ateş açılması sonucu çıkan izdihamda ezilerek ölür. Dolayısıyla, 1977 tarihli 1 Mayıs, tarihe "Kanlı 1 Mayıs" olarak geçer.

1979'da Sıkıyönetim Komutanlığı İstanbul'da miting yapılmasına izin vermez, sokağa çıkma yasağı ilan edilir. Buna rağmen istanbul sokaklarında yüzbinlere ulaşan rakamlarla korsan 1 Mayıs kutlanır.

1981'de Milli Güvenlik Konseyi 1 Mayıs'ı resmi tatil günü olmaktan çıkarır.

1996'da Kadıköy'de (Taksim Alanı yasaklıdır) 1 Mayıs kutlamalarına yaklaşık 150 bin kişi katılır. Eylemin ilk dakikalarında polisin silahsız göstericilere açtığı ateş sonucu 3 kişi hayatını kaybedince, Kadıköy`de büyük bir kitlesel isyan gerçekleşir. Bu olaydan sonra Kadıköy 2005 yılına kadar 1 Mayıs kutlamalarına yasaklı kalır. Ayrıca telsizinin sesini açık unutan bir sivil polisin göstericileri oldukça şiddetli bir şekilde dövmesini Star televizyonu'nun naklen duyurması ve diğer polis arkadaşlarının da eğlenerek seyrettiği bir linç girişimini de naklen yayınlamasıyla belleklere kazınır."

***

İnternetten, Vikipedi ve çeşitli kaynaklardan derlediğim bu bilgilere, EkşiSözlük'e 1 Mayıs 2005 tarihinde "eski" rumuzlu bir arkadaşın kattıkları, "bence" oldukça anlamlı:

Chicago’da 1886 yılında ölen işçiler Türk değildi. Ya da 1891’de Fransa’dakiler… Yarın 1 Mayıs’ı dünyanın pek çok ülkesiyle birlikte Türkiye’de de alanlarda kutlayacak işçilerin hiçbiri de onların milliyetiyle ilgilenmiyor. Fakat dünyanın tüm diğer işçileri gibi, bugün hala 8 saatlik çalışma saatine sahip olmalarını, onlara borçlu olduğunu biliyor. Onlarla olan bu ortak noktalarının, geleceklerinin, tarihlerinin; milliyetten de, dinden de önemli olduğundan, yedikleri ekmek, döktükleri ter kadar emin olarak. Emek ve üretim üzerine kurulu insanlık tarihinde kendi payına düşen kan, ırk ve cinsiyet ayırmıyor. Döktüğü terin hakkını alabilmesi için, daha önce dökülen kanlar olduğunu bilenlerin, birlik dayanışma ve mücadele günüdür 1 Mayıs. Alınan her nefeste, şu sözlüğe yazmak için mesainizden vakit ayırabilmenizde, gezip tozabiliyor olmanızda, evinizde çocuğunuza ayırabildiğiniz fazladan her dakikada, sizden çok önce, sizden çok fazla sıkıntı çekmiş, sizinle aynı sınıfta olmaktan başka ortak noktası olmayan, pek çok kardeşinizin emeği ve ne yazık ki kanı var..."



*** * ***

Muhtemelen popülist bir yaklaşım olarak değerlendirileceğinin farkındaysam da,
bu riski göze alarak ve de pek de umursamayarak..
belki de en fazla sömürülen çocuk yaştaki emekçileri de anımsatmak adına,
ben de seslenivereyim:

*** * ***




hey, çırak!



Kıramadım emmini; etin de benim, kemiğin de, unutma!

Emmin, emmimin asker arkadaşı, hatırı büyük.
Seninki Diyarbakır’dan,
Benimki karşıdan;
Kasımpaşa’dan!

Çarşı izninde tanışmışlar,
çıkarken çarpışmışlar Bursa Kârhanesi’nin kapısında,
zordur ya yalnızlık;
kaynaşmışlar.

Yok aslında durumum çırak yetiştirmeye,
söyleyemedim bunu, sen de belli etme.

Şimdi beni iyi dinle:
Sabah benden önce geleceksin dükkanın önüne,
bekleyeceksin.
Tersimden kalkmamışsam eğer, gülümserim sana
ve hatta
“günaydın” bile diyebilirim;
yılışma.

Asma kilitlere anahtarları takar, beklerim
“besmelesiz” açma.

Kepengi kaldırınca yol vereceksin bana,
içeri girerken önce sağ adımınla,
amman ha!

Bak Çırak...

Burası tamirhane değil.
Arabaların altına yatmayacaksın, kıymetini bil.
Sanat yaparız biz burada, sanat
makineleri iyi sil.

Soldaki benden yaşlıdır, 54 Heidelberg
kâğıdı kadınını çeker gibi çeker,
şaşarsın
boyayı kibarca verir üstüne
ne arka verme, ne kırıştırma, ne de üzme,
tertemiz verir işi eline
zevkinden uçarsın.

Sağdaki Gestetner nazlıdır biraz.
Çok işe yarar ama sık hastalanır haylaz.
Seveceksin onu, eğer o da seni severse,
boya ve tiner kanına karışır,
300 gram kuşe bir gün elini keserse.

Neyse, edebiyatı bırakalım, işimize bakalım:

Önce, sabah çayımı isterim
ot kokmayacak,
rengi tavşan kanı.
Akşamdan kalan benim,
o, kalmayacak.

Öğlene doğru taş oynamaya giderim,
dükkan sana emanet.
Arayanlara, “usta camide” diyeceksin,
idare et.

Döndüğümde sol kaşım yukarı kalkık,
bıyıklarım aşağı sarkıksa
görünmez olmalısın.
Ben söylemeden altılıyı yatırmalısın.

Beygirler de eğer
koşmuyorlarsa bugün, yandık Çırak!
Kap gel nöbetçi büfeden bir 35’lik,
beni kendimle bırak.

O da bizdendir; Büfeci Yaşar…
daha sormamıştır bir kez bile ne zaman ödeyeceğimi,
bulabilirse eğer şişelerin ardında,
defterine yazar.

Sobada ıskarta kâğıtlar tutuşmuş ve
tezgâha temiz bir gazete serilmişse,
üzerinde açık bir sardalya kutusu, biraz leblebi,
ince bellilerde aslan sütü, karşımda Kenan Usta’m,
henüz kansere yenilmemişse,
daha ne isterim be Çırak.

Meraklanma, haftalığın bu hafta zamlı,
Fazla mesaili, çift tarifeden,

...kıyak!

Kenan Usta’nı iyi dinle...

O ki, yenileceği zamanı kendi belirledi,
sana da, bana da öğütledi
bir Maltepe akşamında,
tiner kokuları ve dostluk rüzgarları arasında
biraz kuruyemiş, az kavurma ve lakerdalı
yalansız, riyasız
gazete kağıtları üzerine kurulu, son çilingir sofrasında:

"Durma öyle kenarda,
Otur yanıma, kalma ayakta.
Düzgün – dürüst ol, kin bilme,
emeğinin kıymetini bil, eğilme…
Çalış, çabala, öğren… zor olsa da;
yanlış yapacaksın, utanma.

Hepimiz çıplak doğduk, çıplak gideceğiz
kendini şanssız görme, zengin gördüklerine özenme.

Bugün varız, yarın… kim bilir?
Elinden geldiğince sev, seni sevenleri farket.

Mutluluk başka nedir?

Ve fakat Çırak…

yine de hiçbir şey istediğin gibi olmuyorsa
beni hatırla;
ne demişti de, Kenan Usta;

değmez, gülüm;
üç günlük dünya.
Olmadı mı bir türlü?
En sonu ne? Ölüm!
İttir et, sıkılma,
nerde tırak, orda bırak!

Sonrasını da imam, cemaat ve
bizi bu hâle düşürenler düşünsün.

Varsa eğer öbür dünya,
bir temiz gazete kâğıdı serili masa başında,

hesaplarını belki de orada görürsün."


cirak



m.muft uzman
cafetelve
070506




blog post doğal olarak..
Posted in siirimsiler on Apr 30, 2008 at 12:52 AM


click to comment


doğal olarak...


bugünlerde yollardayım yine
yolları severim
severim sevmesine de,
önümü de görmek isterim

doğal olarak

ve fakat
öyle bir sis çöktü ki öteme,
ne önümü görebiliyorum,
ne bir yan yol.

kör göz gidiyorum
bariyerlere çarparak
his yordamıyla
bilirsin,

doğal olarak.


sislerin ardından bir ses..
yankısı giderek şiddetleniyor;

"yaklaşma, defol"

aslı yüzüme vurmazdan önce
kayboluyorum alelacele

olabildiğimce

doğal olarak.


m.mufit uzman
cafetelve
060208




blog post Pıhtılaşıyor Kırmızı
Posted in siirimsiler on Apr 28, 2008 at 9:20 PM
Current mood: lonely


Pıhtılaşıyor Kırmızı


Ne kolaydır bazan kafa bulmak, hele bebeksen
kafa bulmak ne kolay.
Biberondan, şanslıysan ana memesinden çektin mi iki yudum,
bitmiştir olay!

Ya büyütmek..

Sevgiyi, aşkı, tutkuyu, sevdayı..
vazcaydım hepsinden;
yalnızca yeniden doğurmaya çalıştığın umudu büyütmek?

O, o kadar kolay değil. Öğrendim:
umut, anasütüyle beslenen bebek değil.

Koca bebek oldum bebeler her hıçkırıkta gülerken..
Yitirdiklerim, özlediklerim meze oldular aslan sütüme

ve

aslan oldum, kükredim sandım. Kendimi aldattım.

“Şişede durduğu gibi durmaz.. fareysen eğer seni dağ doğurmaz.” dedi biri
ve ekledi;

“..ve umut, aslan sütüyle de beslenmez.”

Kırıldı yüreğimde kadehler.

Akan, gözyaşı değil canım. Ağlayamam bilirsin,
ağlayanı zaten sen de sevmezsin.

Gözlerim kuru; çok özlemiş olsam da yıldızımızı..

Yalnız bileklerim ıslak

ve sıcak

ve kokusuz

ve canım içim kadar yanmıyor


ve pıhtılaşıyor kırmızı.


M.Müfit Uzman
CafeTelve
08.02.2008






RssFeed

Blogroll