
"İşçi ve emekçinin bayramı olarak kutlanan "1 Mayıs"ın kökeni, 19 yüzyılın sonlarında, Amerika ve Kanada'da sendikalar tarafından örgütlenmiş 350 bine yakın işçinin, günde 12 saat, haftada 6 gün olan çalışma takvimine karşı, günlük 8 saatlik çalışma talebiyle genel greve gitmelerine dayanır. Ancak işçilerin bu haklı eylemleri birtakım provakasyonlarla çatışmalara dönüştürülmüş ve ardından kurulan düzmece mahkemeyle dört işçi lideri asılmıştır.
1889'da toplanan İkinci Enternasyonal'de bir Fransız işçi temsilcisinin önerisiyle 1 Mayıs gününün tüm dünyada "birlik, mücadele ve dayanışma günü" olarak kutlanmasına karar verilir ve ikinci gösteri böylece 1890 yılında gerçekleşir."
...
"1 Mayıs Türkiye'de, ilk defa 1912 yılında İstanbul'da kutlanır. 1923'te yasal olarak "Amele Bayramı" ilan edilir ancak 1924'te hükümet kitlesel 1 Mayıs kutlamalarını yasaklar. 1925`te çıkan Takrir-i Sükun Yasası, İşçi Bayramını kutlamayı tamamen yasaklar ve uzun yıllar bu yasak geçerliliğini korur.
1935 yılında 1 Mayıs`a "Bahar ve Çiçek Bayramı" adı verilir ve ücretsiz tatil günü ilan edilir.
1976 yılında uzun yıllar sonra ilk defa geniş katılımlı 1 Mayıs kutlaması Taksim`de DİSK`in organizasyonu altında gerçekleşir. 1977 yılında İstanbul Taksim Meydanı'nda en geniş katılımlı 1 Mayıs toplantısı düzenlenir. Ancak, bilinmeyen silahlı güçler, göstericilerin üzerine ateş açar ve göstericilerden 34'ü, yaralanarak ve üstlerine ateş açılması sonucu çıkan izdihamda ezilerek ölür. Dolayısıyla, 1977 tarihli 1 Mayıs, tarihe "Kanlı 1 Mayıs" olarak geçer.
1979'da Sıkıyönetim Komutanlığı İstanbul'da miting yapılmasına izin vermez, sokağa çıkma yasağı ilan edilir. Buna rağmen istanbul sokaklarında yüzbinlere ulaşan rakamlarla korsan 1 Mayıs kutlanır.
1981'de Milli Güvenlik Konseyi 1 Mayıs'ı resmi tatil günü olmaktan çıkarır.
1996'da Kadıköy'de (Taksim Alanı yasaklıdır) 1 Mayıs kutlamalarına yaklaşık 150 bin kişi katılır. Eylemin ilk dakikalarında polisin silahsız göstericilere açtığı ateş sonucu 3 kişi hayatını kaybedince, Kadıköy`de büyük bir kitlesel isyan gerçekleşir. Bu olaydan sonra Kadıköy 2005 yılına kadar 1 Mayıs kutlamalarına yasaklı kalır. Ayrıca telsizinin sesini açık unutan bir sivil polisin göstericileri oldukça şiddetli bir şekilde dövmesini Star televizyonu'nun naklen duyurması ve diğer polis arkadaşlarının da eğlenerek seyrettiği bir linç girişimini de naklen yayınlamasıyla belleklere kazınır."
***
İnternetten, Vikipedi ve çeşitli kaynaklardan derlediğim bu bilgilere, EkşiSözlük'e 1 Mayıs 2005 tarihinde "eski" rumuzlu bir arkadaşın kattıkları, "bence" oldukça anlamlı:
Chicago’da 1886 yılında ölen işçiler Türk değildi. Ya da 1891’de Fransa’dakiler… Yarın 1 Mayıs’ı dünyanın pek çok ülkesiyle birlikte Türkiye’de de alanlarda kutlayacak işçilerin hiçbiri de onların milliyetiyle ilgilenmiyor. Fakat dünyanın tüm diğer işçileri gibi, bugün hala 8 saatlik çalışma saatine sahip olmalarını, onlara borçlu olduğunu biliyor. Onlarla olan bu ortak noktalarının, geleceklerinin, tarihlerinin; milliyetten de, dinden de önemli olduğundan, yedikleri ekmek, döktükleri ter kadar emin olarak. Emek ve üretim üzerine kurulu insanlık tarihinde kendi payına düşen kan, ırk ve cinsiyet ayırmıyor. Döktüğü terin hakkını alabilmesi için, daha önce dökülen kanlar olduğunu bilenlerin, birlik dayanışma ve mücadele günüdür 1 Mayıs. Alınan her nefeste, şu sözlüğe yazmak için mesainizden vakit ayırabilmenizde, gezip tozabiliyor olmanızda, evinizde çocuğunuza ayırabildiğiniz fazladan her dakikada, sizden çok önce, sizden çok fazla sıkıntı çekmiş, sizinle aynı sınıfta olmaktan başka ortak noktası olmayan, pek çok kardeşinizin emeği ve ne yazık ki kanı var..."
*** * ***
Muhtemelen popülist bir yaklaşım olarak değerlendirileceğinin farkındaysam da,
bu riski göze alarak ve de pek de umursamayarak..
belki de en fazla sömürülen çocuk yaştaki emekçileri de anımsatmak adına,
ben de seslenivereyim:
*** * ***
hey, çırak!
Kıramadım emmini; etin de benim, kemiğin de, unutma!
Emmin, emmimin asker arkadaşı, hatırı büyük.
Seninki Diyarbakır’dan,
Benimki karşıdan;
Kasımpaşa’dan!
Çarşı izninde tanışmışlar,
çıkarken çarpışmışlar Bursa Kârhanesi’nin kapısında,
zordur ya yalnızlık;
kaynaşmışlar.
Yok aslında durumum çırak yetiştirmeye,
söyleyemedim bunu, sen de belli etme.
Şimdi beni iyi dinle:
Sabah benden önce geleceksin dükkanın önüne,
bekleyeceksin.
Tersimden kalkmamışsam eğer, gülümserim sana
ve hatta
“günaydın” bile diyebilirim;
yılışma.
Asma kilitlere anahtarları takar, beklerim
“besmelesiz” açma.
Kepengi kaldırınca yol vereceksin bana,
içeri girerken önce sağ adımınla,
amman ha!
Bak Çırak...
Burası tamirhane değil.
Arabaların altına yatmayacaksın, kıymetini bil.
Sanat yaparız biz burada, sanat
makineleri iyi sil.
Soldaki benden yaşlıdır, 54 Heidelberg
kâğıdı kadınını çeker gibi çeker,
şaşarsın
boyayı kibarca verir üstüne
ne arka verme, ne kırıştırma, ne de üzme,
tertemiz verir işi eline
zevkinden uçarsın.
Sağdaki Gestetner nazlıdır biraz.
Çok işe yarar ama sık hastalanır haylaz.
Seveceksin onu, eğer o da seni severse,
boya ve tiner kanına karışır,
300 gram kuşe bir gün elini keserse.
Neyse, edebiyatı bırakalım, işimize bakalım:
Önce, sabah çayımı isterim
ot kokmayacak,
rengi tavşan kanı.
Akşamdan kalan benim,
o, kalmayacak.
Öğlene doğru taş oynamaya giderim,
dükkan sana emanet.
Arayanlara, “usta camide” diyeceksin,
idare et.
Döndüğümde sol kaşım yukarı kalkık,
bıyıklarım aşağı sarkıksa
görünmez olmalısın.
Ben söylemeden altılıyı yatırmalısın.
Beygirler de eğer
koşmuyorlarsa bugün, yandık Çırak!
Kap gel nöbetçi büfeden bir 35’lik,
beni kendimle bırak.
O da bizdendir; Büfeci Yaşar…
daha sormamıştır bir kez bile ne zaman ödeyeceğimi,
bulabilirse eğer şişelerin ardında,
defterine yazar.
Sobada ıskarta kâğıtlar tutuşmuş ve
tezgâha temiz bir gazete serilmişse,
üzerinde açık bir sardalya kutusu, biraz leblebi,
ince bellilerde aslan sütü, karşımda Kenan Usta’m,
henüz kansere yenilmemişse,
daha ne isterim be Çırak.
Meraklanma, haftalığın bu hafta zamlı,
Fazla mesaili, çift tarifeden,
...kıyak!
Kenan Usta’nı iyi dinle...
O ki, yenileceği zamanı kendi belirledi,
sana da, bana da öğütledi
bir Maltepe akşamında,
tiner kokuları ve dostluk rüzgarları arasında
biraz kuruyemiş, az kavurma ve lakerdalı
yalansız, riyasız
gazete kağıtları üzerine kurulu, son çilingir sofrasında:
"Durma öyle kenarda,
Otur yanıma, kalma ayakta.
Düzgün – dürüst ol, kin bilme,
emeğinin kıymetini bil, eğilme…
Çalış, çabala, öğren… zor olsa da;
yanlış yapacaksın, utanma.
Hepimiz çıplak doğduk, çıplak gideceğiz
kendini şanssız görme, zengin gördüklerine özenme.
Bugün varız, yarın… kim bilir?
Elinden geldiğince sev, seni sevenleri farket.
Mutluluk başka nedir?
Ve fakat Çırak…
yine de hiçbir şey istediğin gibi olmuyorsa
beni hatırla;
ne demişti de, Kenan Usta;
değmez, gülüm;
üç günlük dünya.
Olmadı mı bir türlü?
En sonu ne? Ölüm!
İttir et, sıkılma,
nerde tırak, orda bırak!
Sonrasını da imam, cemaat ve
bizi bu hâle düşürenler düşünsün.
Varsa eğer öbür dünya,
bir temiz gazete kâğıdı serili masa başında,
hesaplarını belki de orada görürsün."

m.muft uzman
cafetelve
070506