Diri kalpler sokağının altı üstü yamalı binasında bir nefes uyuyor kendinden uzak ve yalnız, eğer umutsuz bahçeler kadar çiçeksiz bir düş görürsen bil ki yalnızsın ve hırçınlığın kadar asaletinde gerçektir. Rüzgâr kokan ağaçların yaprakları bitkin olur. Ve diller ne kadar ıslak olursa olsun kuruyacaktır. Bir dil bir yaprak kadar narindir, elbette dayanamayacak ve konuşacaktır. Ve bir rüzgâr mutlaka asaletini ayaklar altına alıp bir yaprağı düşürecektir. Altı üstü yamalı bir binada yalnız ve hırçın nefesse bahçesi çiçeksiz bir vadi yolunda korkuyla ölecektir.
***

Ne zaman duru bir ırmak akıp intihar ediyorsa ve kırmızı yapraklı akasyalar kızgın denize doğru titriyorsa, yorgun gün sonraları serin bir dua uçuveriyorsa birkaç boyut sonraya, bilin ki zaman kadar değerli hiç bir şey yoktur. Evrenin şarkıları Hindistan tanrılarının çocuklarına söylendikçe huzur kokan uzak doğu evleri bir hayal kadar mükemmel bir yaşam dudağı haline gelir. Öptükçe alevlenen bir ateştir. Bir duru ırmak Buda’nın yüceliği kadar bir Hint çocuğunun gözlerinde yansır. Zaman değerlidir. Ve yaşam bir huzur kadar mukaddestir. Huzursa korkusuz bir nefes... Altı üstü yamalı binada bir daha bir nefes korkuyla ölmeyecektir.
****

Tibet’te çekik gözlülerin ilahiler söylediği kiliseler kadar ışıltılı ve berrak bir yüz gördüğümde, yanaklarındaki beyazlık kadar saf ve anlamlı başka ne yürüyebilir geleceğe doğru adım adım... Islanmış bir avuç içinde kaderimiz gizlenmiştir. Damladıkça toprağa filizlenmiştir. Açtıkça umut vermiştir dudaklarımıza, dudaklarımız konuşmuştur akasyanın titreyen dallarından kızgın denize, ve büyük okyanusta bir gemi kadar yalnız başka ne korkabilir ki karanlıktan.. Tibet’te çekik gözlüler, burada ben başka ne isteyebiliriz dua ederek ağlamaktan...
****

Zaman parmak uçlarımda dökülür sayfaların son yapraklarına, yapraklar bir sonbahar günü ölmeye başlar, ölüm puslu bir orman arazisidir. Yolunu bulabildiğince cesursun... Kefenini dikebildikçe hazırsın. Çizebildiğin resimlerin arka taraflarını görmek kadar, yaşamak da bir o kadar üstüne eklense ve zehir damlayan yılandilli nefes alımcılar yerleşse Nil nehrine ve yaklaşıverse Afrikalılar, üstsüz bir kadın sırtında bebeğiyle geliverse, siyah ve umutsuz yüzünde acıyı haykırsa, su dese ekmek dese ve anlasan resimdeki derinliği, inceliği ve ölümün aslında puslu bir orman arazisi sonrası bir ışık olduğunu kavrayabilsen, zaman parmak uçlarında "sonra, sonra" diye haykıracak...
****

Aslında Sibirya soğuğu damlasa bile saçlarına kulaklarının kızarıklığı alman gereken ibrettir verdiğin nefeslerin için, yol ve kenarındakiler her zaman olacaktır elbette, fakat "bu zaman" bilinmeyenlerin bilindiği bir genel diriliş olsa, o denli kıymetli görünüş nüansları da fark edilecektir ruh aleminden bu yana, Sibirya da bir yalnızın acısını anlayacaksın belki de ya da kesinlikle,, belki de ya da daha sonra...
***

Zifir akan gece mavisi deniz kenarlarında biriken ve şeytani ellerini kalp gözüme akıtan şu aysız geceler olmasa idi anlam verebileceğim çok yalınlık olacaktı, ey mor halkalar etrafında biriken renksiz periler sizleri göremiyorum sanıyorsunuz, sağımda ve solumda sonranın kitabını dolduruyor ve içimi dışıma yansıtan bir emir bekçisi misali akıyorsunuz usanmadan, ey yalınlık ve karanlık! kardeşliğinizin şarabı yıllandı, günün ikinci yüzü içmekten usanmadı,artık susmanız gereken dudaksız seslerin yankılanacağı bir diriliş öyküsü okunuyor, bilin ve idrak edin.. ancak anlayacaksınız ancak bileceksiniz ancak düşüneceksiniz,,,
***

Çekik gözlüler Afrikalılar, Hindistanlılar,Sibiryalılar, anlama vaktinin şafak vaktini geçmesini beklemeden odalarınızdaki lambaları aydınlatın, engellenen beklentileriniz içinde ne huzur birikir ne soğuk ne acı,ne çanlar,, ne dualar,, görün ve bilin ki asıl olanı yaşayanlar son ısmarlamayı bilip de yaşayanlardır, her iyi doğru olmadığı gibi her doğruda gerçek değildir. Gerçeği görmek için nefeslerinizi ısıtın ve yaklaşın. Ne önce ne sonra ne sessiz ne çok sesli, ancak gelince ancak bilince ancak düşününce...


Tükenmişliğin habercisi olarak mı geldin,yoksa ilahi kuvvet tarafından yaraları mı sarmak üzere gönderilen bir armağan olarak mı?
...Evet hissediyorum seni.O kadar yakınımda olmana raĞmen bir acı kahve kadar uzaktasın aslında.
...Ne garip bir şeydir,senle ilgili tezat duygularımın var olması ya da bu kadar tezatlık içerisinde bile sana bu derece alIşmam.
...Yoksa bana kalbimin derinliklerinden yanılmam için bahaneler mi sunuyorsun?Ey yar söyle bana sen nesin?
...Her aldanışım sonunda tekrar aldanmam,tekrar yanılmam,tekrar kaybolmam için mi geldin bir 'sahte muhabbetle'.Ey yar söyle bana sen nesin?
...Gözlerin her an kayboluşumun müjdesini mi veriyor?Beni mevsimlerin en soğuğuna,aldanışların en ihtişamlısına hapsetmek için mi varsın?Ey yar söyle bana sen nesin?
...O kadar aydınlatıcı ışıkta aydınlık arayan serseri bir kelebek misin yoksa?yoksa sahte gülüşünü ağlamakla örtmek isteyen bir et yığını mıı?!Ey yar söyle bana sen nesin?
...Aldanışlarımı tekrar bana yineletmek için geldiysen mümkünse benden uzak dur..!Beddua edemem,sahte olsan bile..Gitmeni istemekten başka yolum yok..



Bu son gidişim son bakışım gözlerine...Son olduğunu bile bile gidiyorum!Sensizliğe gidiyorum, sessizliğe..Karanlığa gidiyorum aydınlığım çok geride..Çok mu geç bazı şeyler için ya da biz mi erkeniz?
Bu gidiş niye?İstemeyerek gidiyorum..Başlamaya ya da bitmeye!Gidiyorum!....Seni karanlığa mahkum ettim, sensizliğe..Ama bende bensizim üstelik sensizim!
Bu bi elveda, son veda...Biliyorum!Bu doğan güneş bize değil artık belki de mecburi...Parlamayı istemez belki de yıldızlar ama parlıyorlar tıpkı onun gibi..Tıpkı gidişim gibiler, mecburi...
Gözlerinden süzülerek gelicem yanına..Dokunuşlarına saklanarak!Notalara karışıcam şarkılarında...Nefesin olup ciğerlerinde hapsolucam..Ama şimdilik gidiyorum..
Bu gidiş mecburi bil istiyorum...Sana doymaya çalışmaktan vazgeçeli çok oldu...Doyamıyorum..
Zamanım çok az sevgili...Belki başlıyo belki bitiyorum..Ölüyorum!...